Pelin Beğenmiş

Klinik Psikolog Pelin Beğenmiş

Menu
  • Şema Terapi Nedir?
  • Akademik
  • Yazılarım
Menu

KENDİNİ GÖZE ALMAK

Posted on Ağustos 10, 2025Ağustos 24, 2025 by Pelin Beğenmiş

Bir zamanlar sevilmek, susmaktı.

Gülümsemek, içindeki kırıkları saklamaktı.

Uymak, kabul görmekti.

Kendini bastırmak, ilişkide kalmanın bedeliydi.

Sanki var olmak, başkasının gölgesinde sessizce yürümeyi kabul etmekti.

Gölgeler büyüdükçe, kendine ait ne varsa küçüldü.

Zamanla, kocaman bir boşluk duygusu peşini bırakmaz oldu…

Çocukluğu boyunca, sessiz kalmayı zorunluluk bilmişti. Annesi; kendi isteklerini dile getirmeyen, herkese yetişmeye çalışan, yorulsa da “iyiyim” demeyi sürdüren, kendini feda eden biriydi. Babası; hatalara tahammülü olmayan, istediği olmadığında öfkelenen, bağıran, cezalandıran, soğuk davranan biriydi. Evlerinde, duygusal ihtiyaçlar ya görmezden gelinir ya da yargılanırdı. Böyle bir ortamda büyüyen biri olarak, hayatı boyunca öğrendiği bu kuralları ilişkilerine taşıdı. Kendini feda eden, sessiz kalan, boyun eğen, başkalarını memnun etmeye çalışan yönü; bir zamanlar işe yaramış o günün şartlarıyla bir nevi hayatta kalmasına, duygusal olarak kendini korumasına yardım etmişti ama bugün onu gittikçe daha fazla kendinden uzaklaştıran bir roldeydi.

Yıllarca böyle yaşadı. Sesi başkalarının sesine karıştıkça, kendi sesini duyamadı. Yeterki olumsuz bir şey olmasındı, kimse kırılmasındı, herkes iyi olsundu yeterki… Sorun değildi. Sessiz kalırdı. Onun için her şey tamamdı. Kabuldü. Hiçbir şey fark etmezdi. Oysa FARK ETTİ. Başkalarının sevgisi için ödediği bedel; kendine duyduğu meraktan, ilgiden ve sevgiden çaldı. Neyi sever, neyi sevmez bilmezdi gün sonunda. Zamanla sebepsiz ağrılar, cevapsız yakınmalar sardı günlerini. O duygularını konuşamadıkça bedeni konuşuyordu adeta. Sebebi bir türlü bulunamayan bu ağrılar yüzünden birgün psikiyatri servisine yönlendirildi. Psikiyatri servisinde sırasını beklerken, masanın üzerindeki dergiden açık bir sayfa gözüne takıldı. Açık sayfanın üstünde, büyük harflerle şöyle yazıyordu:

“KENDİNİ GÖZE ALMAK”

Afalladı. Ne demek şimdi bu? diye geçirdi içinden. Kendini göze almak mı? İlk kez duymuştu. Tanıdık bir kelimeydi göze almak onun için. Bugüne kadar ne çok şeyi göze almıştı…

Kendi fikrini söylememeyi göze almıştı, uyumlu görünmek için.

Haklarını aramamayı göze almıştı, sorun çıkaran olmamak için.

İhtiyaçlarını dile getirmemeyi göze almıştı, bencillikle suçlanmamak için.

Meraklı gözlerle dergiye baktı. Kocaman harflerle karşısında yer alan başlık sanki ona sorulmuş bir soruydu. Cevabını merak etti, dergiyi eline aldı ve okumaya başladı.

Kendini göze almak…

Yani her şeyi göze almak…

Bazen yanlış anlaşılmayı,

bazen yalnız kalmayı,

isteklerini söylediğinde bencillikle suçlanmayı,

sınır koyduğunda sevgiden uzaklaştırılmayı,

kendi yolunu seçtiğinde terk edilmeyi,

onaylanmamayı…

hepsini göze almak demekti.

Hepsini göze alarak,

kendine dönmek.

Sesini geri almak,

kalbini kendine iade etmek,

kendini terk etmemek,

kendi tarafında durmak…

Ve evet, fark ederdi.

Var olmak farkıyla…

Çünkü varsın!

Ve evet, her şey tamam değil bu defa.

“Hayır” demek senin de hakkın.

Ve evet, aslında özgürsün kendin olunca…

Dünya’n senin dünya’n artık.

Ve evet, kendini göze almak bazen acı verirdi…

Bazen çok yalnız hissettirirdi.

Ama gerçeğin ta kendisiydi:

Kendin olmadan, kimseyle gerçek bir bağ kurulamazdı.

Ve en önemli ilişkiydi, insanın kendi’yle ilişkisi.

Yazıyı okumayı bitirdi. Gözyaşının tek bir damlasını kendi için akıtmayan biriydi. Ama ilk damla, onu sarsan yazının başlığına düşmüştü. Tek bir an…”Kendini göze alabilse ne olurdu?” diye düşündü. Biraz hüzün, biraz gözyaşı ve buruk bir tebessüm… Zihninde onca düşünce yankılanırken, koridordan bir ses duyuldu:

-Emel Hanım!

Sıra ona gelmişti. Yüzündeki şaşkınlık ile adımları kapıya yönelirken, aklında tek bir kelime kaldı:

Kendini göze alabilmek…

Pelin Beğenmiş

Klinik Psikolog

KENDİNE YUVA OLMAK

Posted on Mart 18, 2025Mart 22, 2025 by Pelin Beğenmiş

İçimizde,  

Şuracıkta,  

Öyle derin  

Bir fısıltı…  

BEN diyor,  

Buradayım!

Tut beni! 

Yardım et.

Kendine kol ol, kanat ol.  

Ol yarana çare.  

Neredesin?  

“Nereliyim?”den önce sor bir hele,  

Neredeyim ben? 

Kendime yuva olsam…  

Sıcacık.  

Yuva ki içimde,  

En derinimde bana ait bir ışık.  

Belirsiz,  

Keskin,  

Sığınak.  

Yuva işte…  

Düş ki yollara, bulasın.  

Yol açık,  

Düş ki varasın kendine.

Dile kolay…  

Sahi, nedir bu yuva?  

Nerededir?  

  

Yuva… 

Kimimize göre sıcaklık, kimimize göre kendimizi rahat ve güvende hissettiğimiz yer. Kimimize göre şefkati kucakladığımız bir sığınak… Bazen dört duvar arasına sığdırdığımız bir ev, bazen bir ötekinin varlığı, bazen de dış dünyanın gürültüsünden kaçıp huzur bulduğumuz bir köşe.  

“Ama ya daha derinlerde hissedebileceğimiz bambaşka bir yuva varsa?”  

Bu dünyaya geldiğimizde içimizde varlığını güçlü bir şekilde hissettiren sağlıklı bir iç ses vardı. Açken, korkarken, ihtiyaç duyarken o sağlıklı iç ses avazı çıktığı kadar bağırıyordu:  “Beni duy! Bana bak! Ben buradayım! Bunu istiyorum, bunu istemiyorum. Bunu sevmedim. Bunu yapabilirim. Bunu yapmak istemiyorum. Bu zor benim için. Bu benim ihtiyacım!”  Zamanla bu sağlıklı iç ses eski gücünü kaybetmeye başladı. Biz onu duyamadıkça o da kendini küçülmüş buldu. Halen vardı ama duyulamayacak kadar derinlere gömüldü.  O kadar ki biz böyle bir sesin varlığını unutmaya başladık.  

Peki nasıl oldu bu? 

Yaşamın ilk yıllarında, kim olduğumuzu anlamak için bakım verenlerimizin gözlerine baktık. Onların doğruları bizim doğrularımız oldu. Onlar ne derse, bizim için oydu doğru. Yaşamın ilk yılları oldukça muhtacız bir ötekine. Ne çetin, ne zorlu ama! Gözlerimizi dünyaya açtığımızda, bizi saran bir sıcaklık aradık. Bir çift göz, bir ses, bir dokunuş… “Buradayım, güvendesin.” diyen bir varlık. Ama ya gerçekten güvende miydik? Binbir endişe ile düşündük: 

Ağladığımda biri gelir mi? 

Üşüdüğümde biri sarar mı?

Düştüğümde biri kaldırır mı?

Eğer bunlar olacaksa, korkacak bir şey yoktu. Ama ya olmadıysa? O zaman dünya, kaygan bir zemin gibi gelir insana. Bir bakarsın orada, bir bakarsın yok. Bazen çok sevmişler, bazen görmezden gelmişlerse, bazen yakın, bazen uzak olmuşlarsa… Bağlanmak da zorlaşır(Bkz: Duygusal Yoksunluk Şeması).Biz hayatı anlamlandırmaya çalıştıkça zaman hızla geçiyordu ve gelişim böyle bir şeydi; an be an devam ediyordu. Bağlandık, bağlanamadık derken adım atmaya başladık bile. “İki adım attım” derken, “Dur, dur, düşeceksin!” dediler. Ya da bazılarımızı arkadan ittirdiler, belki de daha hızlı yürüyelim istediler.Biz de fark etmeden, zamanla habire “Ne zaman koşarız? sorusuna odaklandık. En iyisi olmak için… (Bkz: Yüksek Standartlar Şeması). Zamanla keşfe çıktık, bazı seslere anlamlar vererek bıcır bıcır konuşmaya başladık. Tam “Bunu severim, bunu sevmem”derken oradan çıktı bir öteki: “Ayıp ama, sevmesen de belli etmeyeceksin.” “Hissettiğini belli etme.” “Üzüldüğünde ağlama.” “Birisi yanlış bir şey yaptığında öfkelenme.” “İncinebilir ya da gerçek olma.” “Sadece bizim senden istediğimizi ol.” Ne yargı ama! 

O dönem de sustuk, sırf başkaları üzülmesin, kırılmasın diye kendimizden ödün vermeye başladık.Kendimizi ifade etmek yerine, “Hayır” demek yerine, “Boş ver, sorun değil.”diyerek sustuk (Bkz: Boyun Eğicilik Şeması). Biz “biz” olmakta sustukça, içimizde var olan o sağlıklı iç ses, kısık bir fısıltıya dönüşüyordu gittikçe. Zamanla fark ettik ki, içimizde var olan o güçlü sağlıklı iç ses giderek daha da kısılıyor. Ve böyle böyle, bir gün uyandığımızda, kendi isteklerimizi unutmuş, ihtiyaçlarımızı yok saymış ve hatta neyi sevip neyi sevmediğimizi bile hatırlamaz hale gelmiş bulduk kendimizi.  

Peki sonra ne oldu? 

Sonra, içimizde bir boşluk hissetmeye başladık. Yuva diye sandığımız ötekilerin insafında bir oraya bir buraya giderken “Neden böyleyim?” diye sorduk. Neden mutsuzum? Her şeyim var benim. Her şey(!)…  Ama kendi içimize döndüğümüzde, bir sığınak bulamadık. Dört duvara sığamadık. Bir öteki ol(a)madığında kaldık tek başımıza. Nereye sığınacaktık?  Yuvamız neresi? Ah! Bir ses işittik içimizden.  Tanıdık ama çok kısık…  Ama yaşıyor!  “Ben! Duy beni!” Peki ama sen kimsin?  

İçimiz bilir derler.  

Sor içine.  

Haydi sor senin neye ihtiyacın var?  

Neyse çıksın.  

Yok, yok, bir ötekine sorma.  

Her zaman her şeyi bilirler.  

Dahası onlar her şeyi bildiklerini sanırlar.  

Gel, biz bilmediklerimizden konuşalım.  

Gel, biz içimizdekine kulak verelim.  

Ben diyen hani, 

Ağlayan, somurtan, bunu sevmedim diye bağıran,  

Kendine kucak açan hani,  

Ben de buradayım diyen,  

Şefkatle kucaklayan. 

Hadi gel…

Ses olalım ona.  

Kim bilir,  

Belki. 

Duyarız yeniden bir gün o sesi  

Sesini duyururuz dünyaya.  

Dünyamıza ışık olur.  

Ben de buradayım! der.  

Kim bilir, belki açılır kapılar yeniden. 

Bu defa içeriye,  

Kendimize ait bambaşka bir dünyaya…   

  • KENDİNİ GÖZE ALMAK

    Bir zamanlar sevilmek, susmaktı. Gülümsemek, içindeki kırıkları saklamaktı. Uymak, kabul görmekti. Kendini bastırmak, ilişkide kalmanın bedeliydi. Sanki var olmak, başkasının gölgesinde sessizce yürümeyi kabul etmekti. Gölgeler büyüdükçe, kendine ait ne varsa küçüldü. Zamanla, kocaman bir boşluk duygusu peşini bırakmaz oldu… Çocukluğu boyunca, sessiz kalmayı zorunluluk bilmişti. Annesi; kendi isteklerini dile getirmeyen, herkese yetişmeye çalışan, yorulsa…


    Ağustos 10, 2025
  • KENDİNE YUVA OLMAK

    İçimizde,   Şuracıkta,   Öyle derin   Bir fısıltı…   BEN diyor,   Buradayım! Tut beni!  Yardım et. Kendine kol ol, kanat ol.   Ol yarana çare.   Neredesin?   “Nereliyim?”den önce sor bir hele,   Neredeyim ben?  Kendime yuva olsam…   Sıcacık.   Yuva ki içimde,   En derinimde bana ait bir ışık.   Belirsiz,   Keskin,   Sığınak.   Yuva işte…   Düş ki yollara, bulasın.   Yol açık,   Düş ki…


    Mart 18, 2025
  • KUSURSUZLUĞUN AĞIRLIĞINI BIRAKMAK: VAZGEÇEBİLMEK

    Vazgeçmek… Kaybetmek mi, yoksa özgürleşmek mi? Mükemmelliği zorunluluk gibi gören biri için bu sorunun yanıtı kolay değildir. Hep en iyisi olmayı, hep daha iyisini başarmayı, en birinci olmayı, kusursuz olmayı kendine şart koşan biri için vazgeçmek, başarısızlık gibidir.  “Peki neden ulaştığımız hedefte yeterli hissetmeyiz?” “Hangi hedef bize gerçekten huzur getirecek?”  “En iyisi değilse hiçbiri midir?”…


    Aralık 12, 2024

KUSURSUZLUĞUN AĞIRLIĞINI BIRAKMAK: VAZGEÇEBİLMEK

Posted on Aralık 12, 2024Mart 25, 2025 by Pelin Beğenmiş

Vazgeçmek… Kaybetmek mi, yoksa özgürleşmek mi? Mükemmelliği zorunluluk gibi gören biri için bu sorunun yanıtı kolay değildir. Hep en iyisi olmayı, hep daha iyisini başarmayı, en birinci olmayı, kusursuz olmayı kendine şart koşan biri için vazgeçmek, başarısızlık gibidir. 

“Peki neden ulaştığımız hedefte yeterli hissetmeyiz?”

“Hangi hedef bize gerçekten huzur getirecek?” 

“En iyisi değilse hiçbiri midir?”

Çoğumuz bir noktada bu sorularla yüzleşiriz. Kusursuzluk, çoğu zaman güvenli bir liman gibi görünse de aslında zamanla taşıması ağır bir yüke dönüşür. Hep daha iyisini yapma arzusuyla önce vaktimizi ve sonra kendimizi tüketiriz çoğu zaman farkında bile olmadan… Başarılarımızı kutlamak yerine, bir sonraki hedefin peşine düşeriz. Biri biter öteki başlar. Bir hedeften ötekine koşarız. Hayat programlanmış bir şeyler bütünüdür. Dinlenmek yok. Durmak yok. Öylece koşar dururuz. “Mükemmel olmalıdır” der, “Daha fazlası mümkündür”ü savunur, “Daha iyisi olmalıdır”ı gerçekleştirmek üzere yola revan oluruz. Her zaman daha iyisi vardır çünkü. Sonu olmayan bir yarış misalidir hayat. Daha azı olmaz. Olamaz! En iyisi olmalıdır. Mükemmel olmalıdır. Mükemmel olmak ya da olmamak işte bütün mesele budur. Siyah ve beyaz gibi keskin bir virajla ayrılan bu durumu anlamamız için şema terapi anlamlı bir çerçeve sunar ve bu durum  şema terapide yüksek standartlar şemasına karşılık gelir. Yüksek Standartlar Şeması, kişinin aşırı mükemmeliyetçi beklentiler geliştirmesi ve “yeterince iyi” kavramını reddederek her alanda kusursuz olma çabasını yansıtır. Bu şemaya sahip bireyler, hata yapmaktan korkar, sürekli başarı peşinde koşar ve sevgi veya takdir görmenin ancak başardıklarıyla mümkün olduğunu düşünür. 

Bu şemanın arkasında genellikle şu gibi mesajlar yatar: 

“Yaptığım çoğu şeyde en iyi olmalıyım; ikinci olmayı kabullenemem”

“En iyisini yapmalıyım, “yeterince iyi” ile yetinemem. 

“Başarmak ve bir şeyler yapmak için sürekli bir baskı altındayım” 

Size de tanıdık geldi mi?

– Hedeflerinize ulaşmanıza rağmen hâlâ “daha fazlasını” istemeye devam ediyor musunuz?  

– Başarılarınız size kısa süreli bir mutluluk getiriyor ama sonra bu mutluluk kısa süre içerisinde kayboluyor mu?  

Eğer bu sorular sizi düşündürdüyse, belki de mükemmeliyetin maskesini sorgulamanın ve yüksek standartlar şemasını fark etmenin zamanıdır. Bugün iki şey yapın. İlk olarak kendinize şu soruları sorun: Kusursuz olma çabası beni nereye götürüyor? Bu çabadan vazgeçsem, ne kaybederim? Ve daha önemlisi, ne kazanırım?  

Ve ikinci olarak yüksek standartlar şemasına teslim olan bir hayata ve söylediklerine kulak verin. 

Aslında hep vaz-geçerdim zaten ezelinden en çokta kendimden…

Çabalar dururdum.

Olmayanı oldurur gibi 

Yakaladım derken kaçırır gibi

Kendimden olmayanı kendime katar gibi

Duramazdım ben.

Bırakamazdım oluruna

Geçerdim öylece

Bir hedeften ötekine

Duramazdım

Geç-erdim bu yüzden

Aslında vazgeçmişim…

Vazgeçmişim ya!

En çokta kendimden…

Bazen bir hedefin peşinden gitmekte, sonuna kadar çabalamakta hiç zorlanmaz insan. Çocukluğumda da böyleydi…Çocukluk yıllarımda başarı, ailemizin dilinde bir sevgi ifadesiydi. Annemin ödevlerimi kontrol ederken gözlerinde beliren o kısa ama belirgin memnuniyet, babamın “Bir tane yapacaksan, tam yapacaksın” sözleriyle birleşirdi. Ev ödevlerini önlüğümü bile çıkarmadan yapardım. “Bizim kız yine birinci olmuş!” övgüleri kulağımda çınlardı. Annem, her zaman “En iyisini yap!” derdi; babam ise hep “Bir tane yapacaksın, tam yapacaksın” cümlesini tekrar ederdi. Bu sözler bir süre sonra zihnimde yankılanan bir iç sese dönüştü: “Yeterince iyi” diye bir şey yoktu, ya en iyisi olurdunuz ya da hiç… “Daha iyisi” her zaman mümkün olmalıydı; yeterince iyi diye bir şey yoktu. Övgüyle ödüllendirilen başarılar, küçük hatalarla bile gölgelenebiliyordu. Bu yüzden, ne yapacaksam o bitince ötekine geçerdim. Ara vermezdim ve hemen diğerini yapmaya koyulurdum, hatasız olmaya dair bitmek bilmeyen bir çabayla üstelik….Evimizde duyguya pek yer yoktu; başarı ise her şeydi. Annemin “En iyisini yap!” deyişi ve babamın titizlikle tekrarladığı o cümleler, benim için sevginin koşullu bir haritasıydı. Sevgiye ulaşmak için her zaman en iyisini yapmalıydım.

Bu inanç, yıllar boyunca benimle birlikte büyüdü. Bugün iş hayatımda hâlâ en iyisi olmak için çalışıyorum. Saatlerce bilgisayar başında oturup detayları tekrar tekrar gözden geçirirken, sanki her şey mükemmel olana kadar durmamam gerektiğini düşünüyorum. Bir projeyi bitirirken “Bu kadar yeter mi?” diye kendime sormaktan bile korkuyorum. Çünkü içimdeki o tanıdık ses, hep aynı cevabı veriyor: “Hayır, daha iyisi mümkün.” Bu sesin ağırlığı altında, bazen tamamlanmış işler bile içimde bir eksiklik hissi bırakıyor. 

Evliliğimde de bu iç ses, her an peşimde. Eşimle keyifli bir akşam geçirme fikri bile kafamda bir listeye dönüşüyor: Yemek masasında her şey eksiksiz mi, sohbet sırasında söylediğim şeyler doğru mu, yeterince iyi bir eş olabiliyor muyum? Birlikteyken huzur bulmam gereken anlar, mükemmel olma çabasının gölgesinde yitip gidiyor. Bu düşünceler, sadece kendime değil, ilişkime de zarar veriyor.

Sosyal hayatımda ise sürekli “mükemmel” olmaya çalışmanın yorgunluğunu taşıyorum. Arkadaşlarımla buluştuğumda, onları memnun edebilmek için fazladan çaba harcıyorum. Belki söylediğim bir sözün, yaptığım bir jestin kusursuz olmasını istiyorum. Ama çoğu zaman bu çaba, samimi bir anın önüne geçiyor. Kendimi tam anlamıyla rahat hissedemediğim, sürekli “Daha iyi nasıl olabilirim?” diye düşündüğüm anlarla dolu bir sosyal yaşamım var. Bazen dışarı çıkmayı bile erteliyorum, çünkü zihnimde hazır olmadığım bir sınav gibi geliyor bana. Bu çaba, hayatımın her alanını kuşatmış durumda. İşte, evde, sosyal çevremde her zaman aynı his: “Daha iyi olmalıyım.” Yıllar sonra terapi odasında bu döngüyü fark ettiğimde, her şey o kadar netti ki: Bu hissin gerçek bir ihtiyaçtan değil, yıllarca zihnimde yankılanan o eski cümlelerden kaynaklandığını artık biliyorum. Başarı, sevilmenin tek yolu değildi.” Yeterince iyi olmak” yeterliydi. Kendimden vazgeçerek mükemmel olmaya çalışmanın hiçbir anlamı kalmamıştı. Bu farkındalık, yeni bir başlangıç noktası oldu benim için… İlk kez koşmaya değil durmaya çabalama fikri tuhaf geldi önceleri. Ama vazgeçebilirdim. Dönüşümün korkutucu ama tuhaf bir çekiciliği vardı üzerimde. Vazgeçmeye dair ne varsa ona hazırlanıyorum kendimi şimdilerde. Cesaretimi toparlayarak yeni bir yola merhaba zamanı benim için. Her şeyimle yeterince iyi olduğum bu yola merhaba.

Ve belki de vazgeçmek, bir son değil, yeni bir başlangıçtır.  

Kendini yeniden tanımaktır.  

Yıkıldığın yerden kalkar gibi,  

Kendi suskunluğunu duyar gibi,  

Olmayanı oldurmaya çalışmayı bırakıp,  

Var olanı sevmeye cesaret edebilmek gibi.  

En çok da vazgeçmek gibi,  

Kendine dair olmayandan bu defa…  

© 2026 Pelin Beğenmiş | Powered by Minimalist Blog WordPress Theme