İçimizde,
Şuracıkta,
Öyle derin
Bir fısıltı…
BEN diyor,
Buradayım!
Tut beni!
Yardım et.
Kendine kol ol, kanat ol.
Ol yarana çare.
Neredesin?
“Nereliyim?”den önce sor bir hele,
Neredeyim ben?
Kendime yuva olsam…
Sıcacık.
Yuva ki içimde,
En derinimde bana ait bir ışık.
Belirsiz,
Keskin,
Sığınak.
Yuva işte…
Düş ki yollara, bulasın.
Yol açık,
Düş ki varasın kendine.
Dile kolay…
Sahi, nedir bu yuva?
Nerededir?
Yuva…
Kimimize göre sıcaklık, kimimize göre kendimizi rahat ve güvende hissettiğimiz yer. Kimimize göre şefkati kucakladığımız bir sığınak… Bazen dört duvar arasına sığdırdığımız bir ev, bazen bir ötekinin varlığı, bazen de dış dünyanın gürültüsünden kaçıp huzur bulduğumuz bir köşe.
“Ama ya daha derinlerde hissedebileceğimiz bambaşka bir yuva varsa?”
Bu dünyaya geldiğimizde içimizde varlığını güçlü bir şekilde hissettiren sağlıklı bir iç ses vardı. Açken, korkarken, ihtiyaç duyarken o sağlıklı iç ses avazı çıktığı kadar bağırıyordu: “Beni duy! Bana bak! Ben buradayım! Bunu istiyorum, bunu istemiyorum. Bunu sevmedim. Bunu yapabilirim. Bunu yapmak istemiyorum. Bu zor benim için. Bu benim ihtiyacım!” Zamanla bu sağlıklı iç ses eski gücünü kaybetmeye başladı. Biz onu duyamadıkça o da kendini küçülmüş buldu. Halen vardı ama duyulamayacak kadar derinlere gömüldü. O kadar ki biz böyle bir sesin varlığını unutmaya başladık.
Peki nasıl oldu bu?
Yaşamın ilk yıllarında, kim olduğumuzu anlamak için bakım verenlerimizin gözlerine baktık. Onların doğruları bizim doğrularımız oldu. Onlar ne derse, bizim için oydu doğru. Yaşamın ilk yılları oldukça muhtacız bir ötekine. Ne çetin, ne zorlu ama! Gözlerimizi dünyaya açtığımızda, bizi saran bir sıcaklık aradık. Bir çift göz, bir ses, bir dokunuş… “Buradayım, güvendesin.” diyen bir varlık. Ama ya gerçekten güvende miydik? Binbir endişe ile düşündük:
Ağladığımda biri gelir mi?
Üşüdüğümde biri sarar mı?
Düştüğümde biri kaldırır mı?
Eğer bunlar olacaksa, korkacak bir şey yoktu. Ama ya olmadıysa? O zaman dünya, kaygan bir zemin gibi gelir insana. Bir bakarsın orada, bir bakarsın yok. Bazen çok sevmişler, bazen görmezden gelmişlerse, bazen yakın, bazen uzak olmuşlarsa… Bağlanmak da zorlaşır(Bkz: Duygusal Yoksunluk Şeması).Biz hayatı anlamlandırmaya çalıştıkça zaman hızla geçiyordu ve gelişim böyle bir şeydi; an be an devam ediyordu. Bağlandık, bağlanamadık derken adım atmaya başladık bile. “İki adım attım” derken, “Dur, dur, düşeceksin!” dediler. Ya da bazılarımızı arkadan ittirdiler, belki de daha hızlı yürüyelim istediler.Biz de fark etmeden, zamanla habire “Ne zaman koşarız? sorusuna odaklandık. En iyisi olmak için… (Bkz: Yüksek Standartlar Şeması). Zamanla keşfe çıktık, bazı seslere anlamlar vererek bıcır bıcır konuşmaya başladık. Tam “Bunu severim, bunu sevmem”derken oradan çıktı bir öteki: “Ayıp ama, sevmesen de belli etmeyeceksin.” “Hissettiğini belli etme.” “Üzüldüğünde ağlama.” “Birisi yanlış bir şey yaptığında öfkelenme.” “İncinebilir ya da gerçek olma.” “Sadece bizim senden istediğimizi ol.” Ne yargı ama!
O dönem de sustuk, sırf başkaları üzülmesin, kırılmasın diye kendimizden ödün vermeye başladık.Kendimizi ifade etmek yerine, “Hayır” demek yerine, “Boş ver, sorun değil.”diyerek sustuk (Bkz: Boyun Eğicilik Şeması). Biz “biz” olmakta sustukça, içimizde var olan o sağlıklı iç ses, kısık bir fısıltıya dönüşüyordu gittikçe. Zamanla fark ettik ki, içimizde var olan o güçlü sağlıklı iç ses giderek daha da kısılıyor. Ve böyle böyle, bir gün uyandığımızda, kendi isteklerimizi unutmuş, ihtiyaçlarımızı yok saymış ve hatta neyi sevip neyi sevmediğimizi bile hatırlamaz hale gelmiş bulduk kendimizi.
Peki sonra ne oldu?
Sonra, içimizde bir boşluk hissetmeye başladık. Yuva diye sandığımız ötekilerin insafında bir oraya bir buraya giderken “Neden böyleyim?” diye sorduk. Neden mutsuzum? Her şeyim var benim. Her şey(!)… Ama kendi içimize döndüğümüzde, bir sığınak bulamadık. Dört duvara sığamadık. Bir öteki ol(a)madığında kaldık tek başımıza. Nereye sığınacaktık? Yuvamız neresi? Ah! Bir ses işittik içimizden. Tanıdık ama çok kısık… Ama yaşıyor! “Ben! Duy beni!” Peki ama sen kimsin?
İçimiz bilir derler.
Sor içine.
Haydi sor senin neye ihtiyacın var?
Neyse çıksın.
Yok, yok, bir ötekine sorma.
Her zaman her şeyi bilirler.
Dahası onlar her şeyi bildiklerini sanırlar.
Gel, biz bilmediklerimizden konuşalım.
Gel, biz içimizdekine kulak verelim.
Ben diyen hani,
Ağlayan, somurtan, bunu sevmedim diye bağıran,
Kendine kucak açan hani,
Ben de buradayım diyen,
Şefkatle kucaklayan.
Hadi gel…
Ses olalım ona.
Kim bilir,
Belki.
Duyarız yeniden bir gün o sesi
Sesini duyururuz dünyaya.
Dünyamıza ışık olur.
Ben de buradayım! der.
Kim bilir, belki açılır kapılar yeniden.
Bu defa içeriye,
Kendimize ait bambaşka bir dünyaya…
-
KENDİNİ GÖZE ALMAK
Bir zamanlar sevilmek, susmaktı. Gülümsemek, içindeki kırıkları saklamaktı. Uymak, kabul görmekti. Kendini bastırmak, ilişkide kalmanın bedeliydi. Sanki var olmak, başkasının gölgesinde sessizce yürümeyi kabul etmekti. Gölgeler büyüdükçe, kendine ait ne varsa küçüldü. Zamanla, kocaman bir boşluk duygusu peşini bırakmaz oldu… Çocukluğu boyunca, sessiz kalmayı zorunluluk bilmişti. Annesi; kendi isteklerini dile getirmeyen, herkese yetişmeye çalışan, yorulsa…
-
KENDİNE YUVA OLMAK
İçimizde, Şuracıkta, Öyle derin Bir fısıltı… BEN diyor, Buradayım! Tut beni! Yardım et. Kendine kol ol, kanat ol. Ol yarana çare. Neredesin? “Nereliyim?”den önce sor bir hele, Neredeyim ben? Kendime yuva olsam… Sıcacık. Yuva ki içimde, En derinimde bana ait bir ışık. Belirsiz, Keskin, Sığınak. Yuva işte… Düş ki yollara, bulasın. Yol açık, Düş ki…
-
KUSURSUZLUĞUN AĞIRLIĞINI BIRAKMAK: VAZGEÇEBİLMEK
Vazgeçmek… Kaybetmek mi, yoksa özgürleşmek mi? Mükemmelliği zorunluluk gibi gören biri için bu sorunun yanıtı kolay değildir. Hep en iyisi olmayı, hep daha iyisini başarmayı, en birinci olmayı, kusursuz olmayı kendine şart koşan biri için vazgeçmek, başarısızlık gibidir. “Peki neden ulaştığımız hedefte yeterli hissetmeyiz?” “Hangi hedef bize gerçekten huzur getirecek?” “En iyisi değilse hiçbiri midir?”…
