Bir zamanlar sevilmek, susmaktı.
Gülümsemek, içindeki kırıkları saklamaktı.
Uymak, kabul görmekti.
Kendini bastırmak, ilişkide kalmanın bedeliydi.
Sanki var olmak, başkasının gölgesinde sessizce yürümeyi kabul etmekti.
Gölgeler büyüdükçe, kendine ait ne varsa küçüldü.
Zamanla, kocaman bir boşluk duygusu peşini bırakmaz oldu…
Çocukluğu boyunca, sessiz kalmayı zorunluluk bilmişti. Annesi; kendi isteklerini dile getirmeyen, herkese yetişmeye çalışan, yorulsa da “iyiyim” demeyi sürdüren, kendini feda eden biriydi. Babası; hatalara tahammülü olmayan, istediği olmadığında öfkelenen, bağıran, cezalandıran, soğuk davranan biriydi. Evlerinde, duygusal ihtiyaçlar ya görmezden gelinir ya da yargılanırdı. Böyle bir ortamda büyüyen biri olarak, hayatı boyunca öğrendiği bu kuralları ilişkilerine taşıdı. Kendini feda eden, sessiz kalan, boyun eğen, başkalarını memnun etmeye çalışan yönü; bir zamanlar işe yaramış o günün şartlarıyla bir nevi hayatta kalmasına, duygusal olarak kendini korumasına yardım etmişti ama bugün onu gittikçe daha fazla kendinden uzaklaştıran bir roldeydi.
Yıllarca böyle yaşadı. Sesi başkalarının sesine karıştıkça, kendi sesini duyamadı. Yeterki olumsuz bir şey olmasındı, kimse kırılmasındı, herkes iyi olsundu yeterki… Sorun değildi. Sessiz kalırdı. Onun için her şey tamamdı. Kabuldü. Hiçbir şey fark etmezdi. Oysa FARK ETTİ. Başkalarının sevgisi için ödediği bedel; kendine duyduğu meraktan, ilgiden ve sevgiden çaldı. Neyi sever, neyi sevmez bilmezdi gün sonunda. Zamanla sebepsiz ağrılar, cevapsız yakınmalar sardı günlerini. O duygularını konuşamadıkça bedeni konuşuyordu adeta. Sebebi bir türlü bulunamayan bu ağrılar yüzünden birgün psikiyatri servisine yönlendirildi. Psikiyatri servisinde sırasını beklerken, masanın üzerindeki dergiden açık bir sayfa gözüne takıldı. Açık sayfanın üstünde, büyük harflerle şöyle yazıyordu:
“KENDİNİ GÖZE ALMAK”
Afalladı. Ne demek şimdi bu? diye geçirdi içinden. Kendini göze almak mı? İlk kez duymuştu. Tanıdık bir kelimeydi göze almak onun için. Bugüne kadar ne çok şeyi göze almıştı…
Kendi fikrini söylememeyi göze almıştı, uyumlu görünmek için.
Haklarını aramamayı göze almıştı, sorun çıkaran olmamak için.
İhtiyaçlarını dile getirmemeyi göze almıştı, bencillikle suçlanmamak için.
Meraklı gözlerle dergiye baktı. Kocaman harflerle karşısında yer alan başlık sanki ona sorulmuş bir soruydu. Cevabını merak etti, dergiyi eline aldı ve okumaya başladı.
Kendini göze almak…
Yani her şeyi göze almak…
Bazen yanlış anlaşılmayı,
bazen yalnız kalmayı,
isteklerini söylediğinde bencillikle suçlanmayı,
sınır koyduğunda sevgiden uzaklaştırılmayı,
kendi yolunu seçtiğinde terk edilmeyi,
onaylanmamayı…
hepsini göze almak demekti.
Hepsini göze alarak,
kendine dönmek.
Sesini geri almak,
kalbini kendine iade etmek,
kendini terk etmemek,
kendi tarafında durmak…
Ve evet, fark ederdi.
Var olmak farkıyla…
Çünkü varsın!
Ve evet, her şey tamam değil bu defa.
“Hayır” demek senin de hakkın.
Ve evet, aslında özgürsün kendin olunca…
Dünya’n senin dünya’n artık.
Ve evet, kendini göze almak bazen acı verirdi…
Bazen çok yalnız hissettirirdi.
Ama gerçeğin ta kendisiydi:
Kendin olmadan, kimseyle gerçek bir bağ kurulamazdı.
Ve en önemli ilişkiydi, insanın kendi’yle ilişkisi.
Yazıyı okumayı bitirdi. Gözyaşının tek bir damlasını kendi için akıtmayan biriydi. Ama ilk damla, onu sarsan yazının başlığına düşmüştü. Tek bir an…”Kendini göze alabilse ne olurdu?” diye düşündü. Biraz hüzün, biraz gözyaşı ve buruk bir tebessüm… Zihninde onca düşünce yankılanırken, koridordan bir ses duyuldu:
-Emel Hanım!
Sıra ona gelmişti. Yüzündeki şaşkınlık ile adımları kapıya yönelirken, aklında tek bir kelime kaldı:
Kendini göze alabilmek…
Pelin Beğenmiş
Klinik Psikolog
