Vazgeçmek… Kaybetmek mi, yoksa özgürleşmek mi? Mükemmelliği zorunluluk gibi gören biri için bu sorunun yanıtı kolay değildir. Hep en iyisi olmayı, hep daha iyisini başarmayı, en birinci olmayı, kusursuz olmayı kendine şart koşan biri için vazgeçmek, başarısızlık gibidir.
“Peki neden ulaştığımız hedefte yeterli hissetmeyiz?”
“Hangi hedef bize gerçekten huzur getirecek?”
“En iyisi değilse hiçbiri midir?”
Çoğumuz bir noktada bu sorularla yüzleşiriz. Kusursuzluk, çoğu zaman güvenli bir liman gibi görünse de aslında zamanla taşıması ağır bir yüke dönüşür. Hep daha iyisini yapma arzusuyla önce vaktimizi ve sonra kendimizi tüketiriz çoğu zaman farkında bile olmadan… Başarılarımızı kutlamak yerine, bir sonraki hedefin peşine düşeriz. Biri biter öteki başlar. Bir hedeften ötekine koşarız. Hayat programlanmış bir şeyler bütünüdür. Dinlenmek yok. Durmak yok. Öylece koşar dururuz. “Mükemmel olmalıdır” der, “Daha fazlası mümkündür”ü savunur, “Daha iyisi olmalıdır”ı gerçekleştirmek üzere yola revan oluruz. Her zaman daha iyisi vardır çünkü. Sonu olmayan bir yarış misalidir hayat. Daha azı olmaz. Olamaz! En iyisi olmalıdır. Mükemmel olmalıdır. Mükemmel olmak ya da olmamak işte bütün mesele budur. Siyah ve beyaz gibi keskin bir virajla ayrılan bu durumu anlamamız için şema terapi anlamlı bir çerçeve sunar ve bu durum şema terapide yüksek standartlar şemasına karşılık gelir. Yüksek Standartlar Şeması, kişinin aşırı mükemmeliyetçi beklentiler geliştirmesi ve “yeterince iyi” kavramını reddederek her alanda kusursuz olma çabasını yansıtır. Bu şemaya sahip bireyler, hata yapmaktan korkar, sürekli başarı peşinde koşar ve sevgi veya takdir görmenin ancak başardıklarıyla mümkün olduğunu düşünür.
Bu şemanın arkasında genellikle şu gibi mesajlar yatar:
“Yaptığım çoğu şeyde en iyi olmalıyım; ikinci olmayı kabullenemem”
“En iyisini yapmalıyım, “yeterince iyi” ile yetinemem.
“Başarmak ve bir şeyler yapmak için sürekli bir baskı altındayım”
Size de tanıdık geldi mi?
– Hedeflerinize ulaşmanıza rağmen hâlâ “daha fazlasını” istemeye devam ediyor musunuz?
– Başarılarınız size kısa süreli bir mutluluk getiriyor ama sonra bu mutluluk kısa süre içerisinde kayboluyor mu?
Eğer bu sorular sizi düşündürdüyse, belki de mükemmeliyetin maskesini sorgulamanın ve yüksek standartlar şemasını fark etmenin zamanıdır. Bugün iki şey yapın. İlk olarak kendinize şu soruları sorun: Kusursuz olma çabası beni nereye götürüyor? Bu çabadan vazgeçsem, ne kaybederim? Ve daha önemlisi, ne kazanırım?
Ve ikinci olarak yüksek standartlar şemasına teslim olan bir hayata ve söylediklerine kulak verin.
Aslında hep vaz-geçerdim zaten ezelinden en çokta kendimden…
Çabalar dururdum.
Olmayanı oldurur gibi
Yakaladım derken kaçırır gibi
Kendimden olmayanı kendime katar gibi
Duramazdım ben.
Bırakamazdım oluruna
Geçerdim öylece
Bir hedeften ötekine
Duramazdım
Geç-erdim bu yüzden
Aslında vazgeçmişim…
Vazgeçmişim ya!
En çokta kendimden…
Bazen bir hedefin peşinden gitmekte, sonuna kadar çabalamakta hiç zorlanmaz insan. Çocukluğumda da böyleydi…Çocukluk yıllarımda başarı, ailemizin dilinde bir sevgi ifadesiydi. Annemin ödevlerimi kontrol ederken gözlerinde beliren o kısa ama belirgin memnuniyet, babamın “Bir tane yapacaksan, tam yapacaksın” sözleriyle birleşirdi. Ev ödevlerini önlüğümü bile çıkarmadan yapardım. “Bizim kız yine birinci olmuş!” övgüleri kulağımda çınlardı. Annem, her zaman “En iyisini yap!” derdi; babam ise hep “Bir tane yapacaksın, tam yapacaksın” cümlesini tekrar ederdi. Bu sözler bir süre sonra zihnimde yankılanan bir iç sese dönüştü: “Yeterince iyi” diye bir şey yoktu, ya en iyisi olurdunuz ya da hiç… “Daha iyisi” her zaman mümkün olmalıydı; yeterince iyi diye bir şey yoktu. Övgüyle ödüllendirilen başarılar, küçük hatalarla bile gölgelenebiliyordu. Bu yüzden, ne yapacaksam o bitince ötekine geçerdim. Ara vermezdim ve hemen diğerini yapmaya koyulurdum, hatasız olmaya dair bitmek bilmeyen bir çabayla üstelik….Evimizde duyguya pek yer yoktu; başarı ise her şeydi. Annemin “En iyisini yap!” deyişi ve babamın titizlikle tekrarladığı o cümleler, benim için sevginin koşullu bir haritasıydı. Sevgiye ulaşmak için her zaman en iyisini yapmalıydım.
Bu inanç, yıllar boyunca benimle birlikte büyüdü. Bugün iş hayatımda hâlâ en iyisi olmak için çalışıyorum. Saatlerce bilgisayar başında oturup detayları tekrar tekrar gözden geçirirken, sanki her şey mükemmel olana kadar durmamam gerektiğini düşünüyorum. Bir projeyi bitirirken “Bu kadar yeter mi?” diye kendime sormaktan bile korkuyorum. Çünkü içimdeki o tanıdık ses, hep aynı cevabı veriyor: “Hayır, daha iyisi mümkün.” Bu sesin ağırlığı altında, bazen tamamlanmış işler bile içimde bir eksiklik hissi bırakıyor.
Evliliğimde de bu iç ses, her an peşimde. Eşimle keyifli bir akşam geçirme fikri bile kafamda bir listeye dönüşüyor: Yemek masasında her şey eksiksiz mi, sohbet sırasında söylediğim şeyler doğru mu, yeterince iyi bir eş olabiliyor muyum? Birlikteyken huzur bulmam gereken anlar, mükemmel olma çabasının gölgesinde yitip gidiyor. Bu düşünceler, sadece kendime değil, ilişkime de zarar veriyor.
Sosyal hayatımda ise sürekli “mükemmel” olmaya çalışmanın yorgunluğunu taşıyorum. Arkadaşlarımla buluştuğumda, onları memnun edebilmek için fazladan çaba harcıyorum. Belki söylediğim bir sözün, yaptığım bir jestin kusursuz olmasını istiyorum. Ama çoğu zaman bu çaba, samimi bir anın önüne geçiyor. Kendimi tam anlamıyla rahat hissedemediğim, sürekli “Daha iyi nasıl olabilirim?” diye düşündüğüm anlarla dolu bir sosyal yaşamım var. Bazen dışarı çıkmayı bile erteliyorum, çünkü zihnimde hazır olmadığım bir sınav gibi geliyor bana. Bu çaba, hayatımın her alanını kuşatmış durumda. İşte, evde, sosyal çevremde her zaman aynı his: “Daha iyi olmalıyım.” Yıllar sonra terapi odasında bu döngüyü fark ettiğimde, her şey o kadar netti ki: Bu hissin gerçek bir ihtiyaçtan değil, yıllarca zihnimde yankılanan o eski cümlelerden kaynaklandığını artık biliyorum. Başarı, sevilmenin tek yolu değildi.” Yeterince iyi olmak” yeterliydi. Kendimden vazgeçerek mükemmel olmaya çalışmanın hiçbir anlamı kalmamıştı. Bu farkındalık, yeni bir başlangıç noktası oldu benim için… İlk kez koşmaya değil durmaya çabalama fikri tuhaf geldi önceleri. Ama vazgeçebilirdim. Dönüşümün korkutucu ama tuhaf bir çekiciliği vardı üzerimde. Vazgeçmeye dair ne varsa ona hazırlanıyorum kendimi şimdilerde. Cesaretimi toparlayarak yeni bir yola merhaba zamanı benim için. Her şeyimle yeterince iyi olduğum bu yola merhaba.
Ve belki de vazgeçmek, bir son değil, yeni bir başlangıçtır.
Kendini yeniden tanımaktır.
Yıkıldığın yerden kalkar gibi,
Kendi suskunluğunu duyar gibi,
Olmayanı oldurmaya çalışmayı bırakıp,
Var olanı sevmeye cesaret edebilmek gibi.
En çok da vazgeçmek gibi,
Kendine dair olmayandan bu defa…
